Kaderden Çaldığım Bu An…

İzin ver gecelerimiz gündüzlerimize karışsın, ellerim ellerinde

Mevsim yağmurları yağmaya başlamışken, benimle bekle ebemkuşağını. 

Ne olur yaklaş bana bu gece, sinemde yıldızlardan bir gökyüzü,

Dudaklarınla yakala tenimdeki ecel terlerini, söz ver gitme bu gece.

Midemde uçuşan kelebekleri sana hediye edeceğim. 

Sevda düşerken çorak arazilerime yağış mevsimi geldiğini görüyor musun?

Dem-güzar aşkım beklemez sabahın kırağında, mesut olmanın umudundayım.

Kaderden çaldığım bu anı saklamak için gözlerimi asla kırpmayacağım,

Gizli saklı yaklaş sinemdeki yerine, seni kimselerle paylaşmayacağımı biliyorsun.

Vuslat yağmurunda ıslat beni, uğruna sırılsıklamım zaten. 

Herkesi ve her şeyi bırakıp gel bana, yağış mevsimi geldi. 

Sen ve ben yokuz, biz ancak tek bir bedende atan bergüzarız. 

Islak saçlarını omuzlarından atarken alnını alnıma daya, dudaklarımız arasındaki ömür kısalsın. 

Hoşnut öpücüklerimde seni sevdiğimi fısıldayacağım, bu gece gitme kal benimle.

İlk defa severken birini, kendimi bile böyle sevmediğimi öğret bana…

-Semra Şenol

Ciğerim Leyla…

Ciğerim Leyla.

Çok vakit geçti seni görmeyeli, kısacık saçların omuzlarına değmezdi son görüştüğümüzde. Küçük bir burnun vardı, ucunu öptüğüm. Fındık kurdum, diyerek seni sevişim hep aklımda. Aradan geçen gazap dolu yıllar, ben dâhil kimseyi yıkıp geçmemiştir, Leyla.

Çoğu zaman burnumda tütüyor, yeşil yaylaların meşe kokusu, rahmetli anamın mis kokan tereyağı. Ve sen, ciğerim Leyla. Özlemin, kemikleşmiş bir nasır kalbimde. Ağrıyan romatizmalı dizlerimin devasıdır, masum hayalinin sıcağı. Buralar hep soğuk Ey Can’ım, sık sık hastalanır oldum şu vakitlerde. Ciğerlerim sünger, öksürüğüm ağdalı.

Hatırını da sormak isterim elbet, lakin söylemezsin bilirim!

Kızgınsındır bana, öfkenin ateşini kinin sulamıştır onca yıl. Otomobilin arkasından ağlayarak koştuğunda kaybettim, senin karşılıksız sevgini, bir kızın babasına duyduğu muktedir aşkı.

Kabahatim büyük, boynum karşında kıldan incedir Leyla. Gurbet ellere daha çok para, daha çok tarla, yepisyeni araba için giden bendim. Ardımda anama emanet ettiğim biricik seni, ciğerim Leyla’yı, hırslarım yüzünden seçemedim.

O topraklı yolda, tozlu dizlerinin üstüne çöküp ‘Baba gitme, Annem gibi gitme’ diye ağladığında, altı yaşından henüz gün almıştın.

Lâstik ayakkabıların, üstüne büyük gelen örgü kırmızı kazağın, hep aklımda Leyla. Şimdilerde yirmisine merdiven dayamış, gencecik bir fidan dalısın. Dur duraksız yazdığım mektuplar eline geçmiyor diye şüpheye kapılmaktayım. Umut fakirin ekmeğidir derler Ey Can’ım, o sebeptendir kalem tutan ellerimin bıkmaması.

Sana şefkatli, güvenli kucağını açamayan babanı affet demiyorum. Diyemem Leyla, utanırım. İnsanoğlu hırs yumağıdır, azıyla yetinmez, çoğuyla doymaz. Bende nefsimin rüzgârına kapıldım Ey Can’ım, didindim, hırpalandım, ama aradığımı kati suretle bulamadım.

Geri dönmeye gücüm varken yüzüm yoktu, yüz bulduğumda cebim boştu. Seni yetim bırakan zalim baban, emri hak vuku bulmadan son bir kez kızını görmek teşnesiyle yanıp tutuşuyor.

Son nefesimi alacak olandan tek arzum budur Leyla, seni görmeden ölmekten korkarım. Yaşlılığın tezahürünü anlatmaya dimağ yetmez Ey Can’ım, titrek ellerimde tuttuğum bardağın mı hali mi kalmadı yoksa benim canımın mı feri gitti anlamazsın. Öylesine bıkkınım ki, hatalarımdan ders alacak mecalim yok. Bir adım yetecek mezara gitmeye, bir nefes kesecek çilemi, fakat yine de ürkerim sonsuzluğa uçup gitmekten. Geride seni bırakmasaydım, huzurla kapatabilirdim gözlerimi.

Mektubuma son verirken bir hususu iyice anlamanı temenni ediyorum Ciğerim Leyla. Hayat, kimseye küs kalınmayacak kadar uçucu, kimseye dargın geçirmeyecek kadar lütufkâr. Dilerim, yaşlılıktan bunadığını düşündüğün beni, bir mektubuna hasret yollamazsın diğer tarafa.

Ciğerim Leyla; Bağışlayıcı kalbinin gözlerinden öperim.

Vefasız, bir hayrı dokunmayan Baban… 

-Semra Şenol

KÜÇÜĞÜM…

Sen ki; en büyük hatam, umarsız tarafım, deli dolu çılgınlığım, ardımda bıraktığım, en acılı yaram, üşengeç kalbimin unutmadığı!

Üstünde olan hakkımı helal etme Küçüğüm, zira sen koruyamadığımsın. Kötülük elinde olmadan seni yutarken, ben elinden tutamadım. Vazifem, mecburiyetimdi yaşamının esenliği. Hasletin gereği barındırdığın naif ruhu anlayacak vasıfta değildim, affet!

Keşke zamanı geriye saracak kuvveti bulabilsem kendimde, incinmiş yüreğini, çelimsiz bedenini tekrar sarabilsem. Pişmanlık; huşu içermeyen bir kezzapmış!

Yudumladıkça bağrımı yakıyor. Kursağımda takılı kaldın Küçüğüm, yutkundukça büyüyorsun.

Omuzlarıma yüklenen görevi suiistimal ederek seni, dişlerinden kan ve nefret damlayan dünyanın önüne attım. Ayaklarının üstünde duramayacağını, ince bedeninin boyundan büyük sorumluluklar taşıyamayacağını akıl edemedim.

Sevgili Küçüğüm, yolunu bulmana yardım etmeyen ablana kızgın mısın?

Veyahut affedebilir misin, benciliğimin vebalini?

Hasretini ve sevgini yıllardır kucağımda taşıyorum. Yorgunum Küçüğüm, utancım ve nedametim beni yiyip bitiriyor. Gözlerimi her kapatışımda gülüşün düşüyor önüme, nefes dahi alamıyorum. Öyle acıyor ki içim Küçüğüm, güzel yüzün ıstırabımı hafifletemiyor.

Birkaç resmimiz kaldı geriye ikimizi hatırlatan, sen objektife gülümsemeni bahşederken benimse suratımı astığım. Hiçbirinde kollarımı dolamamışım sana, sıcaklığımı esirgeyip paylaşmamışım. Nasıl pişmanım Küçüğüm, bir bilsen!

Genç kadının kalem tutan parmakları acıyla seyirdi. Bastıramadığı hıçkırıklar can evinden vururken, yazmanın rahatlığına sığınamıyordu. Bazı kederler, yazılarak bile aşılamıyordu. Olan olduktan sonra, dibe vurmaya ramak kala son çırpınışların faydası yoktu.

Hüzün vurmuşken sahile, yaşanan kırgınlıklar deniz boyunu aştığında, ıstırabın koyu rengiyle yıkanmamak olacak şey miydi?

Havin elindeki kalemi bırakıp sandalyesinde geriye yaslandı. Havayı boğan, yüreğini tamamıyla karartan gece çökmüştü odasına. Çalışma masasının üstündeki, odayı kısmen aydınlatan lambanın ışığında, yalnızlığını gözlüyordu.

Refleks gibi bir hareketle eli çekmeceye yöneldi, akıtamadığı gözyaşları içinde kocaman bir göl misali durağan ve hissizdi. Çekmeceden yıllardır gözü gibi sakladığı fotoğrafları ve mektubu çıkardı.

Daha dün gibi hatırlıyordu geçmişi, sanki hiç geçip gitmemişçesine.

Yağmur!

Onun küçük kız kardeşi. Aralarında yedi yaş vardı, Havin hiçbir zaman bir kardeşi olsun istememiş, kardeşini benimsemekte zorlanmıştı. Anne ve babasının küçük bebeğe karşı olan tarifsiz sevgi ve ilgileri, Havin’de bir köşeye atılmış bez bebek hissini yaratmıştı.

Yağmur, yumru yumru elleriyle, boncuk gibi berrak gözleriyle ablasının kucağına verildiğinde annesi Havin’e “Küçük kardeşini bizden sonra sen koruyacaksın, hatta yeri geldiğinde onu bizden de fazla seveceksin. Çünkü o senin sevgine muhtaç” demişti.

Havin yedi yaşındaki aklı ile kıskançlığın tezahürünü dahi bilmezken “Kendimi daha çok seviyorum. Bu şey konuşmayı bile bilmiyor!” diye karşı çıkmıştı.

Ahir zaman, annesinin ne demek istediğini ağır bir ders sonucunda öğrenmek zorunda kalmıştı. Dilim yansaydı da kardeşimi istemediğimi söylemeseydim, diye ah etse de, geç kalınmış teessürü yersizdi.

Yağmur büyüdükçe Havin’in kalbinde hasetliğin tomurcukları günbegün filizlenip, dallanıp budaklandı. Küçük kardeşine gösterilen anlayış, hataları sonucunda müsamahaya layık görülmesi, iki kardeş arasındaki boşluğu gitgide uçurumlara dönüştürüyordu.

Uçurumların eşiğini büyüten, belki de Havin’in gerçek anlamda kardeşine nefret beslemesini sağlayan önemsiz bir defterden ibaretti.

Beşinci sınıfa giden Havin, o gün okul dönüşü yemek dahi yemeden ödevlerinin başına oturmuştu. Derslerinde başarılıydı, ödevlerini baştan savma yapmaz üzerine titrer gibi özenle yapardı. Ta o yaştan mükemmelliyetçi, ayrıntılara düşkün yapısı söz konusuydu. Kurallara uymaya ve düzenli olmaya itina gösterirdi.

Ödevlerini bitirip akşam yemeğine oturduklarında, taptığı babasına okulda neler yaptığını anlatıyordu. Dört yaşına henüz giren Yağmur yemek masasına geldiğinde, bir elinde buruşmuş kâğıtlar diğerinde Havin’in sayfalarını kopardığı defterini tutuyordu.

Ablasının gözlerinin içine baka baka defterin diğer sayfalarını da koparıp, sevinçle halının üstüne attı. Yağmur kendine yeni bir oyuncak buldum neşesiyle yaptığı yaramazlık, ablasının hışımla oyuncağını elinden almasıyla sonlanmıştı.

Havin, kardeşinin bilerek ve isteyerek onun eşyasına zarar verdiğini ileri sürerken, sinirle ağlayan kardeşini omuzlarından tutup hırpalamaya başladı. Yağmur canhıraş bir sesle ağlıyor, suçunu bile anlamadan “abla özür… abla özür” diye yakarıyordu.

Kızların babası meseleye daha fazla sessiz kalmadı, kardeşini ağlatmayı sürdüren Havin’i kolundan tutup diğer tarafa savurdu.

“Kardeşine eziyet etmeyi bırak!”

Onun değil de Yağmur’un tarafını tutan babasına inanamıyormuşçasına bakan Havin, hayal kırıklığı ve öfkenin etkisiyle düşüncesizce bağırmıştı.

“Ondan nefret ediyorum, keşke hiç doğmasaydı!”

Babası sınırı aşan Havin’e, çocuklarına o zamana kadar bir fiske atmadığı halde bir tokat attı. Kahramanım diye taptığı babasından tokat yiyen Havin, işte ilk defa o gün kin besledi kardeşine.

Yıllar geçtikçe de kinini sulayıp büyüttü, istese de son veremedi hıncına, azılı bir düşman olarak belledi Yağmur’u.

Kız kardeşi onun aksine keyfine düşkün, anlık zevklerden keyif duyan hayat dolu bir genç kızken, Havin hedeflerine ulaşmak için gecesini gündüzüne katan, anlık maceralardan uzak duran gerçekçi, idealist bir genç hanımdı.

Gel zaman git zaman, azmiyle umduğu mevki ve hayallere sahip olan Havin, seçkin bir gazetede başyazarlığa terfi etmişti. İdeallerine sıkı sıkı tutunup, yeri geldiğinde kendisini dışarıdaki dünyadan soyutlayarak hedefine ulaşmıştı.

Kardeşi Yağmur ise üniversite son sınıf öğrencisiydi, aklını derslerine vermekte zorlanan genç kız son senesini çift dikiş yaptığı halde bitiremeyeceğini adı gibi biliyordu. Ekseriyetle geceleri eve uğramadığı gibi arkadaşlarıyla okulu asmak onun için günlük bir rutindi. Sınırların ve kuralların olmadığı bir hayatta, olabildiğince hür ve cesurdu. Yarının getireceklerine kafayı takmadan anlık yaşıyor, rüzgâr nereden eserse rotasını o yöne çevirmekten sakınmıyordu.

Yanlış birliktelik ve arkadaşlar sonunda sefih yaşantısı süren genç kızın gözünü boyamayı kolaylıkla başardığında, kendisini birden bire uyuşturucu bataklığının içinde buluverdi Yağmur. Anne ve babasını trafik kazasında kaybettiğinde, son kurtuluş durağını da kaçırmıştı.

Küçük kardeşi Yağmur’un içine düştüğü meşum yaşantıdan haberi olan Havin, bununla kendisinin baş etmesi gerektiğini düşünüyordu.

Elindeki varı yoğu tüketip sıfıra inen Yağmur, bir gece yarısı çaresizce ablasının kapısını çalmak zorunda kaldı.

Havin kapının eşiğinde Yağmur’u gördüğünde “Benden para koparmak için mi geldin ?” diye katı ve sert bir ifadeyle sormuştu.

Yoksunluk krizinin yakınlarda bir yerde dolaştığını hisseden genç kız, çaresizlik içinde “Abla ne olur bana yardım et” diyerek yalvarmıştı. Zayıf bedeni ayazda kalmış bir yaprakmışçasına hiddetle titriyordu.

“Bütün bunlar senin seçimin iken neden benden yardım dileniyorsun? “

“Hatalıyım biliyorum. Sana gelmemeliydim ama başka gidecek bir yerim yok”

Havin davetsiz misafirinin son çırpınışlarının, aslında damarına zerk edemediği maddeden kaynaklandığını biliyordu. Eğer ona para verirse yapacağı ilk iş uyuşturucu temin etmek ve bir köşede sızıp kalmak olacaktı. Verdiği paralar suyunu çekince yine kapısını çalacak bu sefer daha büyük miktarlar isteyecekti.

Başını ağrıtmayacak bir plan düşündü, aradı fikir birkaç saniye içinde zihninde ampul gibi parlamıştı.

“Sana bir kereliğine mahsus son defa yardım edeceğim Yağmur. Gerisi sana kalmış, ister çek yukarıya kurtar kendini ya da dibin en dibini gör” dedi.

Yanında bir gece kalmasına müsaade ettikten sonra genç kızı kolundan tutup AMATEM ‘e (Alkol ve Uyuşturucu Madde Bağımlıları Tedavi ve Araştırma Merkezi) götürdü. Yatışı yapıldığında kardeşinin acı çeken, yalnız yüzüne ifadesiz bir bakışla son cümlelerini sarf etti.

“Sana bu son iyiliğimdir. Sakın sırtıma kambur olacağını aklının ucundan bile geçirme, ikimiz uzun zaman önce birer yabancı sıfatına geçiş yaptık. Artık tek başınasın, kendi hayatının sorumluluklarını başka birine yüklemeden yaşamayı öğren…”

Sırtını döndüğü anda arkasında gözyaşı döken küçük kardeşinin inlemelerini kulak ardı etti. Ve bir daha onu düşünmedi. Yağmur’u arayıp sormadı, ne halde olduğuyla ilgilenmeden yaşamını sürdürdü.

Aradan geçen iki sene Havin’in, kardeşi namına bir kez üzülmeden veyahut pişmanlık duymadan akıp geçmesini olağan gösteriyordu. Yağmur AMATEM de ablasını son görüşünden sonra bir daha karşısına çıkmamayı seçmişti. Havin nadir zamanlarda onu düşündüğünde, yine bir yerlerde eğlence peşinde koştuğundan adı gibi emindi.

Bir nisan gecesi gök gürültüsüyle karışık yağan yağmurun sesiyle, bilgisayarının başında çalışmaya devam ederken kapı zili çaldı. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, gelen kimse önemli değildir düşüncesiyle çalışmasına odaklandı.

Kahve almak için mutfağa yöneldiğinde, dairesinin dışında ağlayan bir bebek sesi işitti. Bebeğin yürek parçalayan ağlayışıyla, camlara vuran yağmurun sesi tezat bir bileşim oluşturuyordu. Merakına yenik düşen Havin, daire kapısını açtı etrafına bakındı. Kimsecikler yoktu, gerisingeriye kapıyı kapatacağı anda paspasın üzerinde duran bebeği fark etti.

Kundağa sarılı bebeğin yüzü ağlamaktan kızarmıştı, pespembe yanakları ve yumuk yumuk elleriyle onu kucağına alması için yalvarıyordu sanki.

Havin diz çöküp bebeği kucağına aldı, en fazla iki aylık bir bebekti. Sıcak bir kucağa alındığını anlayan minik ağlamayı kesti ve anında dingin bir uykuya daldı. Genç kadın şaşkın bir halde bebeği yatağına yatırdı, bir not bulurum beklentisiyle sarılı kundağı açtı.

Umduğu gibi kundağın içine bir mektup bırakılmıştı. Çabucak mektubu açıp okumaya başladı.

Benim zalim ablacığım.

Sanırım sözünü tutamayacağım ve başını yine derde sokacağım, üzgünüm. Belki tümden varlığımı unuttun, beni uzun bir süre önce kardeşin olarak görmediğini söylemiştin. Rica ediyorum bana son bir iyilik bahşet!

Eski günlerin güzel hatırına kırma beni, söz veriyorum bu son olacak.

İnanmayacağını tahmin ediyorum, sözümü tuttuğumu sabaha karşı kapına gelen polislerin ağzından duyacaksın. Bir hiçe dönen hayatımı tavsiyen üzerine yukarıya çekmeyi başaramadım. Dibin de dibini gördüm, fakat beni üzen senin haklı olman değil, bana inanmayışındı.

Seni suçladığımı düşünme kaderimi kendim çizdim, sonucuna da razıyım elbet. Ama; hep bir ama vardır değil mi?

Cehennemime götüremeyeceğim birisi var. Kızım!

Onu sana emanet ediyorum ablacığım, beni sevemediğini bilsem de yalvarırım onu sev. Sevgi açlığı nedir bilmesin. Günahsız bir melek bırakıyorum sana, ona iyi bakacağından eminim. Beni dışarı attığın hayatında ona bir yer ver, seni annesi bilsin. Benim gibi esrarkeş bir anneden doğduğunu yüzüne vurma, adımı anma!

Bağrına bas meleğimi, annem desin sana.

Ölümüne hazırlık yapan birisinin son dileğini geri çevirmeyeceğini umuyorum.

Kızımın adını sen koy, ama en çokta onu sev. Karnını doyurman, sıcak bir yer vermen yetmez, saçlarını benim yerime okşayıp öp.

Beni sevmediğin gibi değil, canından can çıkarcasına sev onu.

Seni her zaman sevdim, beni sevmeyen ablacığım.

Küçük kız kardeşin Yağmur…

Genç kadın çekmeceden çıkardığı mektubu bir kez daha okudu. Aradan dört yıl geçse de şu satırlardaki sancılı ağrıyı daima yüreğinde duyumsuyordu. Gözyaşlarıyla ıslanan kâğıt parçasını bağrına bastı, onu kaybetmek istememişti. Onu sevmediği yalandı.

O küçüğünü seviyordu, hem de çok!

Ne yazık ki kardeşini yitirdiğinde anlamıştı bunu, parmakları arasından kayıp gittiğinde kafasına dank etmişti. Geç kalmıştı Havin…

Geriye kalan sağır edici acısıyla yere çökmüştü, kalkmak yerine o da ölmek istemişti. Mektupta yazılanlar gibi sabah kapısında dikilen polisler, Yağmur’un yüksek doz ile hayatına son verdiği haberini getirmişlerdi.

Dizleri üstünde af dilerken, Havin de ölmeyi kardeşini bu sefer yalnız bırakmamayı düşündü. Lakin yapamadı. Şimdi onun sevgisine muhtaç bir can vardı kolları arasında, kardeşinden bir parçaydı.

“Emanetin, Can’ımdır Kardeşim” gözyaşlarının sıcaklığıyla, diline pelesenk olan yemiyle defalarca ant içti. Küçüğü, adı gibi bir yaz yağmuruydu. Neşeli serinliğiyle bereket misali hayatına yağmıştı. Havin ellerini göğe açıp tutmak iste de imkânsızdı, geriye yalnızca toprak kokusunu bırakıp öylece gitmişti.

Hıçkırıklarıyla tüm bedeni sarsılırken çalışma odasının kapısı yavaşça açıldı. Elinin tersiyle çabucak gözyaşlarını sıyırıp attı.

“Anne?” içeriye giren, çıplak ayaklı, pijamalı bir kız çocuğuydu.

Havin mektubu katlayıp fotoğraflarla birlikte çekmeceye tekrar koydu. Dört yaşındaki küçük kıza döndüğünde, yüzüne aydınlanmış, şefkatli bir gülümseme kondurdu.

“Efendim Küçüğüm?” dedi özlemle.

“Seninle uyumak istiyorum” diyen çocuk, Havin’in yanına koşarak kollarına atıldı.

“Uyuyalım Küçüğüm” Havin küçük kızını kollarının arasında sarıp sarmaladı, kardeşinin yalnızlığına deva edemediği tüm sevgisini ona bağışladı. Yumuşak saçlarının tepesini öperken, gözünden tek bir damla yaş firar etti…

Sevgi zor zamanların tek ilacıydı, bağışlanmayı ve kabullenişi taşırdı muhteviyatında. Sevgi tüm insanlar için zaruri bir ihtiyaçtı, alan kadar verende muhtaçtı…

-Semra ŞENOL

Teşekkürler, sonunda bittiğin için.

İnsan bu, kolay hazmedemiyor sevilmediğini. Eskiye dönmek, yine duymak için o iki kelimeyi, hissetmek istiyor aynı heyecanı gözlerinde.
Kabullenişin önünde ki inkar kötücül bir yara gibi.
Söküp atamadıkça yapıştırdığın yara bantlarını bir bir etkisiz hale getiriyor .
İyileşmeden, iyiymiş rolü kesiyorsun.
Bunu nerden bildiğimi uzun uzadıya örneklendirmeyeceğim.
Bir vardı bir yoktu hepsi bu.
Sevdin ama bitti, sevdim ama gitti.
İnkar yeterince olgunlaşıp büyüdüğünde çoktan maziye karıştığımızı, olmasını umut ettiğim hayallerle yaşadığımı idrak ettim öncelikle.
Bu da bir nevi dönüm noktasıydı benim adıma.
Hepimiz düşmüyor muyuz bu tarz yanılgıların aldatıcı güzelliğine .
Hayallerimizde yaşattıklarımızı gerçek hayata empoze etmeye uğraşmıyor muyuz?
Olmadığında ise yerle yeksan, gökle yer arası bir yerde kaybolabiliyoruz.
Geç oldu lakin sonunda uyandım inkarımdan, ve zoraki sevgi bağımdan.
Bağışla; bir müddet oyaladım seni, gitmek için can atarken. Halbuki zihnen çoktan uzaklaşmıştın.
Ve tekrar teşekkürler, harcanan duygulara ortaklık ettiğin için…

-Semra Şenol

Ruh Celladı

Yeni bir dünyaya kafa tutamam.  İçimde ölmeyi bekleyen cellatlarım varken, boğazımdaki dikenli telleri kopartacak gücü bana kim verecek? İnsafsız bir ruh taşımanın eşiğindeyim sanıyordum, halbuki çoktan bir caniye dönüşmüşüm.

Kanlar içindeki ellerim bir can almadı ama çok yürek öldürdü.  Sevdiklerimi kendimden uzaklaştırarak, görmezden gelerek, bilerek yalnızlaşarak sevdiklerimi ölüme terk ettim.  İşin ilginç yanı ise asla pişman olmadım.  Gönlüm böyle istedi, ruhum sivri dişlerini bedenime geçirdi.

Bazı şeyler çok yabancı,

Diller, sözler ve niyetler.

Menfur bir hastalık gibi yabancılar içinde , idamını bekleyen bir cesedim.  Kokum çoktan toprağa karıştı.  Ayak sürüyerek kendi mezarıma yürüyorum, bundan sonra insanı ne yapayım?

Güneşi içimde söndürmüşken, beyaz bulutlar üzerimden uçmaya devam edemez.  Gökyüzünün canlı mavisi çoktan alaca bir koyuya döndü, yıldızlarımı toplayıp çöp torbasına tıktım.  Ölümün soğuğu tenimdeyken, sevgilimin tutkulu kolları beni ısıtmaya yetmez.

Kendi idamına hüküm vermiş bir suçluyum ben! Günahım ise umutlarımı can çekişerek, tamda bağrından vurmak.  Öyle tek darbede öldüremedim ne yazık ki, ümitlerimi boğdum önce.  Hayallerimin içine katıksız, kesif iğrençlikler gömdüm.

Sonu çoktan gelmiş bir mezar sürgünüyüm, kimse bana giyotini örnek göstermesin.  Ben kendi kellemden önce olmayı ret ettiğim insanlığımın başını uçurdum.  Katıksız bir kötüye dönüştüm ve yaşam elimden çalındı.

İyi insanlar yaşayabilesin diye ruhumun ehvenişer kötülüğünü yargılayıp, infaza mecbur ettim…

-Semra Şenol

GİDEN KADIN…

Bu son elveda!

Çıkıyorum hayatından, vakti dolmuş bir konuk gibi. Göçebeler bile terk-i diyar eyledikleri ovalara dönmeyi vaat ederek giderler. Ama ben dönmeyeceğim. Sağanak yağmurun altında ıslanacak, bir elimde bavul, bir elimde hezeyana uğramış kalbimle ayrılacağım. Arkamı döndüğüm anda bitecek aşkımız.

Sıcak bir yaz gecesi, ateşin etrafını çevreleyen sahil boyunca, hoş sohbet bir muhabbetin devamında tanıdım seni. Tüm acılarımı silip götüren sesin, kaygı ve endişelerimi süzgeçten geçiriyor, savunmasız bırakıyordu benliğimi.

Kapılı kapılarımı aralarken içten gülümsemen, adımım boşluğa denk gelmişçesine irkilmeme sebep olurdu elimi tutuşun. Seninle geçecek zamanın müptelasıydım, duymak istemediklerimi söylediğinde dahi pür dikkat sesine kulak kesilirdim.

Sen benim koruyucum, korkup geriye kaçmadan önceki ürkek adımımdın.

İlk değil gidişim.

Haftalar öncesinde dilime pranga vururken gitmiştim oysa. Umursamazlık pelerinine sarınıp, uzak bir köşeden izledim seni. Bu sorumsuz adam benim sevdiğim, sesine salıncaklar kurduğum adam olamazdı.

Kadınlar susarak gider, demiş Cemal Süreyya.

Bizi susturan; sonu gelmeyen tartışmaların lüzumsuz bitişleri, geç girilen yatakların ayrı ayrı tutulan tarafları, vazoda kurutulan çiçekler.

Bir kadın emek vermediği aşı yemek istemez. Bu sebeptendir ki ruhumuzu adadığımız erkeği, bitmekte olan ilişkiye müdahale etmesi adına konuşuruz. Dişimizi tırnağımıza takmamız, son kullanma tarihi geçen birlikteliği kurtarmaya yetmez çoğu zaman.

Gidişim sırf bu yüzden.

Yanan ocakta soğuttuğum çay demliğinden, kül tablasında biriken sigara izmaritlerinden, en acısı dökülen saç tellerimden. Bir iki ufak tartışma getirmedi bizi bu noktaya, senin ceketini alıp kapıları çarpıp çıkmaların, benimse sabaha dek süren ağlama krizlerimden çıktık bu yola.

Bir kızımız olsun istiyordum. Minicik elleriyle ikimizi sonsuza dek birbirine bağlayacak, aramızda yatıracağımız kıvırcık saçlı bir kız çocuğu. Düşün, en büyük hayalimi de bırakıp gidiyorum.

Bensiz, ocakta sıcak tencerelerin olmadığı, sessiz bir eve gireceksin bu akşam. Kapıyı çalacaksın, ama açan olmayacak. Buruk bir gülümsemeyle cebinden çıkartacaksın anahtarlarını, büyük bir yıkım değil mi kapıda karşılayacak gülen bir kadının olmaması.

Kahretmeyeceksin kendini biliyorum. Varlığım yerine içki şişelerine sarılacaksın bir süre, sonra da başka bir kadının hayalini süsleyeceksin. Mazide kalanlardan biri olacağım hatıranda, alışacağız yana yana ayrılığın kısa vadeli acısına.

Benden sana son bir iyilik; kalbine aldığın kim olursa olsun emek ver sevgine. Hediyeler boğ demiyorum, ama sevdiğini her an hissettir. Çünkü söylemediğin veyahut göstermediğin sürece kadın anlayamaz kalbinin dürüstlüğünü.

Aşılamayacak sınırlar koyma aranıza. Bir bakış kadar yakın dur sevdiğine, zor günler illa ki olacak, sırt çevirme, sımsıkı sarıl.

En önemlisi konuş onunla.

Sıkıntılarını, dertlerini paylaş, merak etme dil kullanılmaktan eskimez.

Ayrılığımızı bir ders gibi düşün, geriye değil ileriye bak daima. Hiçbir ahım yok, seni sevmenin yerine pişmanlık biriktirmedim.

Hoşça kal; yüzümü güldürenim…

-Semra Şenol

AKKOR – Semra Şenol

Semra Şenol’un kaleminden Organ Naklini konu alan yeni bir roman!  Okuduğunuz da kalplerinizi sıcacık tutacak, gözlerinizin yaşarmasına neden olacak enfes bir roman geliyor.  1 Aralık itibariyle tüm kitapçılarda ve kitap satan noktalarda satışa sunulacak.

Başı aşklar ölmeyi bekleyecek kadar sabırlı değildir! 

AKKOR

Tanıtım Bülteni

Bir kalp kaç kişiye ait olabilir? 1,2,3.

Sadece tek bir kalp kaç kez sever, kimin uğruna canhıraş atar?

Cam fanusunu kırıp çıkmayı ümit eden Safir için intihar bir son değil, kurşun kalemle yazılan kaderine bir isyan sadece.

Ama nasıl bilebilirdi, hayatın başka bir şans vereceğini?  Yaşam müjdeleyicisi olan organ nakli ona verilen bir armağandı. Emanet bir kalple, down sendromlu bir çocuğun elini sevgiyle tutacağını bilse intizar eder miydi hiç!  Fakat gördüğü rüyalarda bir kadın tanıdı, hüznü bulaşıcı gözleri yalvaran bir kadın. Peşinden giderek vebalini kabullendi, ahde vefasını ödeyecekti!

Geçmişini ve geleceğini eşiyle birlikte kaybeden Yalçın keskin bir bıçaktı.  Gözünde oluşan maraz, kalbindeki suçluluk duygusunun dışavurumuydu. Son sürat yağmurun altında giden arabada karısını bırakırken, mesleğini ve gülüşünü de peşi sıra kaybetmişti.

İki talihsiz olay sonucunda kalp nakliyle bağlanan iki insan, tek bir vücutta buluşurken, geçmiş ve geleceğin sancıları çevrelerindeki birçok insanın da dönüm, nirengi noktasını oluşturacak.

Aşk; sakın ola o adama bulaştırma beni!

İkimizin birbirine bir hayrı dokunmaz yanmaktan başka.

Küllerimiz iflah etmez bizi!…

Bir kadın nasıl sevilir asla bilemeyeceksin!

Geçsin artık tüm dertlerin.  Boğazına dayanan dirsekten kurtuluyorsun, haydi gülümse. Nasıl olsa hasretle beklediğin günün şafağındasın. Sağ yanından vuran gururunu çiğneyemediğin gibi korkak yüreğini tebrik et.  Kör olasıca fedakârlığıma daha fazla direnmeyeceğim. 

Gece gerdanıma astığım sevgimi avutmaktan yorgun düştüğümden, gözlerime asılan yaşları helal etmem.  Münferit aldanışımı, mermi gibi alnıma vurduğuna göre çokta üzülmeyeceksin.  Sevinebilirsin.

Bir kadını tamda can evinden vurmayı başarabildin.  Yıkılmaz sandığı duvarları yerle yeksan edip, sarsılmaz güvenini hava uçurdun. Omuzlarına takılan apoleti kim sen kadar hak edebilir? Göğsünü kabarta kabarta gez.  Bu şafak vaktinde muzaffer başarını kutla. 

İçerler miyim sanıyorsun?

Yüzümdeki hüzün seni yanıltmasın, üzüntüm haysiyetimden gelir. Önünde ağlamayışımın sebebi de budur, yoksa yatağıma aldığın ihanetin başka tecellisi de olurdu. Şükret ki; ne kendimi ne de kadınlık gururumu ayaklar altında ezemeyecek kadar değerliyim. 

Fakat sen bir insanın en düşük mertebesinde, yozlaşmış erdemlerinde yalpalaya yalpalaya yürüyeceksin.  Bir kadın nasıl sevilir asla bilemeyeceksin!

Aldatılan kadın değildir, erkeğin ruhunu satmasıdır bunu da çok sonra fark edeceksin. İşte ben o vakit üzüleceğim.  Bir zamanlar sevdiğim adamın ruhu ortalıkta pespaye şekilde dolaşırken, utancımdan yerin dibine gireceğim. 

Bir kadını sevmeyi bilmeden ölme!

Ancak, ihanetin hep karşında dursun.  Elinin kiri yıkamayla çıkmasın ki o kadına dokunama.  Tek temennim bu, ağır mı senin için? Yoksa bu kadarıyla kahrolmayacak kadar düzleşti mi sırtın, onu da kadere bırakalım.  Yaşattığını yaşamadan ehli dünyayı terk edeme….

-Semra Şenol

Deli Gömleğinde Bir Gece…

Üzerime atılmış ağın içinde debeleniyorum.  İlkbaharları arkamda bırakışım, hüznü yanıma katık edişimin üzerinden ne kadar geçti? İçimdeki ölgün rüzgarların fısıltısı, kafayı sıyırdığımı sezinliyorum. Bu farkındalık içimdeki henüz rengini ve nesnelliğini yitirmemiş doğrularıma takılıyor.  İçgüdüsel olarak cismen yaşamadığım kanaatine varıyorum.  Ağzımdan ne bir of, ne de ah çıkıyor!

Bir şekilde yalıtılmış benliğimle baş başa kaldıkça insanların yaşantısında yontu olarak kaldığımı deneyimliyorum.  Ne bir eksik ne bir fazla, eşgüdümlü kara deliğim boyutlar arası birçok erdemi içine çekiyor.  Yaşamak diye adlandırdıkları sürgünde, diğerlerinin gösteri başarı gösterememe ezinciyle, gönül borçlarımı çoğaltıyorum. 

Bir adım kadar yakınım gerçeğe, bir adım uzağım kendime.  Aydınlık gölgemi deler geçerken, dilimdeki yavan tadın sorumlusu sigara içmem değildi. Kelimelerin, söylenmemiş cümlelerin ağır özü dilimin altında birikince ortaya yutulmaz bir tat çıkışındandı belki de. 

Karamsar kişiliğimle örtüşmeyen bedenim, kendime verdiğim zararın belirtisi olarak hatırlatıcı bir saat gibi tekliyor.  Bir son arıyorum, içsel kavramların ötesinde ruhumu satacağım bir hesaplaşma.  Karşılıklı çatışmayla ateş kes yapılsa dahi teslim olurken ölmek, ölürken savaşmak zorundayım.

Savaş ve barış, iç içe geçtiğinde bilincimin gerilerinde kollarıma deli gömleği giydirilerek yere uzatılıyorum.  Danışanım yok, duvarların görünmez deliklerinden kandamlaları ayaklarımın altında. Sonsuz bekleyişimde içten içe çürümekte bir çınar ağacı gibi nereye devrileceğimi kestiremiyorum.

Islak, soğuğun işitilmez donukluğu ve yakıcı sıcağın ışıkları içimdeki benin ortasından geçiyor. Bir adım ötemde evlat ediniyorum çocukluğumu, bir adım gerimde ciğerlerini söküyorum geleceğin…

-Semra Şenol